4 Haziran 2013 Salı

Bir Söz Bir Düşünür-George Bernard Shaw

"Hatalarla dolu bir hayat, bomboş geçirilmiş bir hayattan çok daha faydalı ve onurludur."


George Bernard Shaw 26 Temmuz 1856'da Dublin'de doğdu.Oyun yazarı olarak ünlendi. altmıştan fazla oyuna imza atmıştır.  Okula hiç isteyerek gitmiyor, hep zorla gönderiliyordu. 1870'de Dublin'de bir firmada çıraklığa başladı. 1876'da Londra'ya gitti ve kısa bir süre Edison Telephone Company'de çalıştı. Shaw bu arada edebiyata düşkündü ve tam beş roman yayınlamayı başarmıştı. Ancak hiç birinde başarıyı elde edemedi. 1880 yıllarında Marks'a ilgi duymaya başladı ve 1884'de kendisini sosyalist ilan etti. 1885'den itibaren çeşitli dergilerde müzik ve tiyatro eleştirisi yazıları yazdı. 1901 yılında yayınlanan The Devil's Disciple (Şeytanın Çocukları) adlı melodramıyla edebiyattaki başarıyı yakaladı. Bu eseri en çok Almanya'da tutulduğundan, bu ülkeye karşı özel teşekkürde bulundu.

Hem 1925'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü hem de 1938'de Pygmalion için Oscar'ı alarak, bu iki ödülü de alabilen ilk ve tek insan olmuştur. Sosyalizm ve kadın haklarının koyu bir savunucusu olmuştur. Shaw, vejeteryan olmasının yanında ayrıca içki ve sigaradan da hayatı boyunca kaçınmıştır. Ayrıca resmi eğitime de karşı çıkmıştır. Shaw, 94 yaşına geldiği 1950'de, ağaç budarken merdivenden düştükten sonra oluşan yaralarının iyileşmemesi sonucunda olaydan birkaç gün sonra (2 Kasım 1950) Hertfordshire (İngiltere) de ölmüştür.

Önemli Eserleri:
Caesar and Cleopatra 1901 (Sezar ve Kleopatra)
Man and Superman 1903 (İnsan ve İnsanüstü İnsan)
The Irrational Knot 1885-87
The Intelligent VVoman's Guide to Socialism and Capita-lism 1928 (Akıllı Kadının Sosyalizm ve Kapitalizm Rehberi)

Kaynak: vikipedi, biyografim.net

8 Mart 2013 Cuma

Rummân Arzusu

Mev’izelerde bir menkibe anlatılır: Bir çilehânede dervişler günlerini ibadetle geçiriyorlar. Bir erbaîn, iki erbaîn, üç erbaîn.. ancak ölmeyecek kadar yeyip-içmek, elden geldiğince sadece ibadet ü tâatte bulunup dışarıya çıkmamak orada bir prensiptir. El-ayak, göz-kulak, dil-dudak, tamamen ibadetle meşgul edilir. Uyku da azaltır; bir günde sadece bir saat kadar başlar bir yere konarak geçiştirilir; ihtiyaç defedilecek kadar uyunur. Zaten çok yeyip içmeyince de az uyumaya alışılır. 

İşte böyle bir çilehâne ehlinden birisinin içine rummân (nar) arzusu düşüyor. Bir türlü kafasından atamıyor. Aslında nar -Allah öbür nârdan (Cehennem’den) muhafaza buyursun- sevilecek bir meyvedir; fakat öyle, gönül bağlanan haneyi terkettirecek kadar olmasa gerek. Nar isteği yerine başka şeyler de düşünülebilir elbette. Tam kapıyı açıp dışarı çıkıyor, bir de bakıyor ki kapının önünde yara-bere içinde yatan birisi var. Yara-bere içinde ama hâlinden çok memnun, çok müteşekkir, yüzünden behcet akıyor. “Elhamdülillah Yâ Rabbi” diyor yatan adam. Bizimki “Yâhu bu hâlinle böyle içten hamd ü senâ da ne?” deyince “Allah’a hamdolsun” diyor. “Hiçbir zaman rummân arzusuyla Rahmân’ı terkedip O’nun huzurundan ayrılmadım.” Derviş bunu duyunca kendine geliyor ve tekrar çilehâneye dönüyor.

Kaç defa rummân arzusu bizi arkasından koşturmuştur. Kâmil olmak kolay değil. Allah potansiyel insan yaratmıştır ve hakikî insan olmayı kulun iradesine, cehdine, gayretine ve azmine bağlamıştır. Azimsiz insanlar, sabırsız kullar o hedefe ulaşamazlar.

4 Ocak 2013 Cuma

Fidanın Meyvesi

Bir hükümdar maiyetiyle birlikte ülkesinde bir gezintiye çıkmıştı. Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü. İhtiyara uzaktan seslendi:

- Baba, sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın, bu diktiğin fidanların meyvesinden herhalde yiyemezsin.

İhtiyar cevap verdi:

- Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yedikse, bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer.

Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti

İhtiyar bu ihsanı karşılıksız bırakmadı:

- Gördün mü evlat, bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi.

Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti, bir kese daha altın verilmesini emretti.

Yaşlı köylü sıradan biri değildi. Çarıklı erkânı harp diye nitelenen kişilerden biriydi:

- Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir, bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyva verdi.

Bu diplomatça cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:

- Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle tarlasına fidan dikmek yerine, devletin hazinesine darı ekecek.

1 Ocak 2013 Salı

Bir Söz Bir Düşünür-Jean Jacques Rousseau

"İnsanın özgürlüğü; istediği her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır."


Jean-Jacques Rousseau
Jean-Jacques Rousseau (28 Haziran 1712, Cenevre - 2 Temmuz 1778, Ermenonville, Val-d'Oise),Fransız yazar, düşünür, filozof, politika ve müzik teorisyeni.
İsviçre'nin Cenevre kentinde doğmuştur. Bir saatçinin oğludur. Babası Topkapı Sarayı'nda saat tamirciliği yapmıştır. On yaşında eğitimine bir din adamının yanında başlayan Rousseau, daha sonra bir gravürcü ustasının yanında çalışmıştır. 1728-1738 yılları arasında, sekreterlik, müzik hocalığı ve tercümanlık yaparak, Fransa, İtalya ve İsviçre'de dolaşmıştır. Fransa'da yazıları yasaklanınca daha sonra aralarının açıldığı dostu David Hume'un daveti üzerine İngiltere'ye gitti. Daha sonra Batı İsviçre'de Neuchatel'e sığındı. Kalvenist olarak vaftiz olmuştu. Torino'da Katolikliğe geçti, daha sonra tekrar Kalvenist oldu.Bu sebeple doğduğu şehir olan Cenevre'de ateist suçlamalarına mâruz kaldı. 1749'da Ansiklopedinin müzik bölümünü kaleme almıştır.
Jean – Jacques Rousseau’nun yapıtlarındaki karmaşıklık onun; doğal hukuk kuramcısı, doğal hakları yadsıyan biri, aydınlanmacı, aydınlanma ilkelerini yerle bir eden biri, demokrasinin inançlı savunucusu, demokrasiyi ayaklar altına alan biri, burjuva liberal devriminin hazırlayıcısı, öte yandan böyle bir devrimin olumsuzluklarını çok önceden gösteren, hatta reformculuğu bile benimseyen biriymiş gibi birbiriyle çelişen ve çatışan çok karşıt düşüncelerle yorumlanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple Rousseau anlaşılması güç bir düşünür olmuştur. Kendisini hep halktan birisi olarak görmüş, halktan kişiler arasında daha rahat etmiştir.
Rousseau, doğru bir siyasal toplumun temellerini ortaya koyabilmek için olguların bir yana bırakılması gerektiğini belirtir. Çünkü ona göre salt olgulardan hareket edildiğinde, çıkarlar, yararlar ön plana yerleştirilmekte ve böylece adalet, hukuk ayaklar altına alınmaktadır. Rousseau, güçlünün haklı kabul edildiği, siyasal toplumun kökenine olguları yerleştiren, olgusal verileri ve kuramları eleştirmektedir. Yurttaşı, ortak benliği, halkı, devleti yaratan bir “toplum sözleşmesi”ni ve bu sözleşmeye toplumdaki her bireyin dahil olması gerektiğini savunur. Halk olmanın temelinde egemenliğin var olması gerektiğini düşünür. Yasaların olmadığı bir yerde devletten söz edilemeyeceğini savunmuştur. Yasaların, halkın tümü için geçerli olması gerektiğini düşünmektedir.
Halk sayısı arttıkça, yönetici sayısının azalması gerektiğini savunan Rousseau, “demokrasi, aristokrasi, monarşi” şeklindeki sınıflandırmayı benimsemiştir. Rousseau’ya göre demokrasi biçimindeki hükümette yönetici, halkın tamamı ya da büyük bir kısmıdır. Aristokrasi biçimiyse küçük bir azınlığın yönetimidir. Monarşik hükümette ise yönetme yetkisi tek bir kişidedir.
Rousseau’ya göre yurttaşlar olmadan erdem, erdem olmadan özgürlük, özgürlük olmadan devlet olamaz. Ayrıca devletin temelinde dinin de olması gerektiğini savunur. Rousseau; devletin iktidara değil, halka ait olduğunu savunmuş ve ulus-devlet anlayışını benimsemiştir.

Kaynak: wikipedia

Büyük Mücadele

İlk olarak kendini bil, bunu başarırsan tehlikenin oradan geleceğinin farkına varırsın.

Hata yaptığımız zamanlar çok olur. Yanlışlarımız bizim tecrübelerimizdir. Hayatımızda aksaklıklar yaşarız bazen. Böyle durumlarda sığınacak limanlar ararız. Kimilerin her dem sığınacak limanları vardır, çok sağlamdır onlar. Kimileri bunlardan yoksun, fırtınanın estiği yönde savrulur gider. Hayat çok acımasız deriz. "Niye ben?", "Hep mi ben?" soruları kurcalar durur kafamızı. Oysa ki sorun belki de aradığımız mahalde değildir. Peki nerededir?

İnsan maruz kaldığı sıkıntılar karşısında kendisiyle yüzleşmekten korkar. Bu korkunun sebebi; kendisiyle muhasebeye kalkıştığında yenik düşmenin vereceği ızdıraptır. Zaten sıkıntıda olan insan böyle bir sıkıntıya da girmek istemeyecektir. Ama bu, işin görünen yüzüdür. Ve zor olan kısmıdır. İlk adımı atmak zordur. Perdenin arka tarafında ise şu manzara vardır: Böyle bir muhasebeden sonra başlayacak olan 'büyük mücadele' nin tohumları atılmış olur.

"Life of Pi" filminde fırtınalı gece ve dev dalgalı bir denizde Richard Parker adında bir kaplan ile aynı tekneyi paylaşmak zorunda kalan Pi, filmin sonunda şöyle der: " Richard Parker ile mücadelem, beni ayık tuttu. Tek başıma kalsaydım başaramazdım".



Anlaşılan o ki, zinde olmanın ve düşüp kaymamanın yolu Richard Parker ile mücadeleden geçiyor.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Sakin Nehir

Değer verdiğim bir insandan dinlemiştim; "Durağanlıktan uzak kalınmalı. Fotoselli musluklar bile durağanlıktan hoşlanmaz. Altına sokulan elde bir hareketlenme görmezse hemen su vermeyi keser" diyordu. Evet, fotoselli musluklar bile azıcık da olsa hareketlenme istiyor. Hareketi gördükleri an suyu yani "bereket"i akıtıyorlar.

Yapacağımız işlerde bereketlenme umuyorsak durağanlıktan sıyrılmalı, sürekli hareket halinde bulunmalıyız. Bu hareketlenme zaman zaman yavaşlasa da aslolan sürekli olmasıdır. Buradaki hareketlenmeden kasıt fikri alemimizdeki hareketlenmedir. Ve aynı zamanda bunun fiiliyata dökülmesidir.

İşleyen demir pas tutmaz misali, işlemeliyiz hayatı ki canlılığımızın belirtisi olan hayat organlarımız pas tutmasın.

Durgun bir göl gibi değil de sessiz ve sakince akan bir nehir olmalıyız belki de. Sessizce olsa da akmalı, durmamalıyız. Çünkü durgun suyun dibinde tortulanma olur, oksijen yoksulluğundan canlı yaşamı etkilenir ve canlı çeşitliliği azalır. Aynı bu şekilde hareketsiz bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu toplumlar pörsümeye ve çürümeye mahkumdurlar. Birey bazında bu problemin aşılması tetikleyici bir unsur olarak toplumları da etkileyecektir. Bu da üreten ve ilerleyen bir toplumun oluşmasına katkı sağlayacaktır.

İşte bu yüzden, Sakin Nehir.